TeknoeS Bilisim
TCyber

 

teknoloji bilim bilgisayar bilişim

Salı, Şubat 03, 2009

çelik







Bugün ilaç yazdırmaya gelen bir hastaya ne iş yaptığını sordum. "Metal mühendisiyim, çelik endüstrisinde çalıtım” dedi “Çelik nedir?” dedim
“Demir artı karbona çelik denir” dedi
"Demirde karbon yok mu?” diye sordum
“Saf altın olmayacağı gibi saf demir de yoktur ama içindeki eser miktardaki karbon onu çelik yapmaz. Binde 2 den yüzde 2 ye kadar oranlardaki karbonlu demire çelik denir. Yüzde 2 nin üzerine çıktığında pik(pick) ya da döküm demir denir, kaloriferler falan yapılır. Çok gevrektir kolay kırılır” dedi
"Çeliğe su vermek nedir?” dedim
“Şimdi metalerin yapısı kristalizedir. Demir molekülleri kare şeklindedir. Bu karenin köşelerinde ve ortasında birer demir atomu, demir atomlarının arasında da daha küçük olan karbon atomları yer alır.


Demiri 900 santigrata kadar ısıtınca köşelerdeki demir atomları kenarlara gelir, eğer yavaşça soğursa atomlar tekrar köşelere döner. Bu sıcaklıktaki çeliği aniden soğutursanız atomlar köşeye dönemez ve ortada bir yerde sıkışır. O zaman küp şeklindeki kristal uzar diktörtgenler prizmasına döner ve kendi etrafında çarpılır. Bu molekül yapısı çeliğe sertliğini verir. Ayrıca molibden, vandalyum, kalay gibi elementler de katılarak çeliğe değişik özellikler verilir. Örneğin molibden ısının eşit dağılımını sağlamaya yarar. Molibden katmazsan sadece dışı sertleşir, ortası yavaş soğuduğundan yumuşak kalır“ dedi
"Peki tekrar ısıtırsak ve kendi halinde soğumaya bırakırsak ne olur?” dedim
“O zaman tekrar demir olur” dedi
"Paslanmaz çeliği de merak ediyorum ama bugün hasta çok onu da bir dahaki sefer konuşalım" dedim

İkinci resim Belçika'da demir molekülünün bir milyar kez büyütülmüş halini simgeleyen heykel

Pazar, Şubat 01, 2009

aydın tarihi




Haftasonu Aydın çevresinde dolaşırken yörenin tarihi hakında epey şey öğrendim:
Umurlu ilçesinde gördüğümüz bir tabelayı takip ederek daha önce adını hiç duymadığımız, yoldan 5 kilometre içerdeki Çayyüzü Şehitliğine ulaştık.
Şehitliğin etrafı adeta bir mesire yeri gibi düzenlenmiş, piknik masaları yapılmıştı ve epey insan vadı. Arkadaki binalarda yere oturmuş hep beraber yemek yiyen bir grup “Buyrun yemek yer misiniz” diye sorunca,
“Bu ne yemeği, burada ne oluyor?” diye sordum
Yemek teklif eden kadın “Şehitler için hayır yapıyoruz, buyrun siz yemek alın, ben buralarla ilgilenen bir adam var onu çağırayım” dedi
Biraz sonra emekli bir öğretmen olan Sabahattin Burhan ile tanıştık.
Kendisini sözlü tarihi belgelemeye adamış olan bu edebiyat öğretmeni bize kimbilir kaç yüz kere anlattığı öyküleri hiç sıkılmadan tekrar anlattı. Bu bölgede Yunan işgali sırasında ilk direnişi başlatan Yörük Ali Efe’nin kızanlarından, ve köylülerden 1960’larda dinlediğine göre bu şehitliğin bulunduğu yerde köylülerin oluşturduğu Milli Aydın Alayı’ndan 7 genç bir top mermisinin üzerlerinde patlamasıyla parçalanarak şehit olmuşlar. Bunu gören subayları teğmen “ Böyle olmaz, parçaları toplayıp namazını kılıp defnedelim” demiş ve aşağıdan 7 siyah kıl çuval getirtip tepeye yayılan parçaları toplatmış. Toplayanların anlattıklarına göre ağaçların tepesinden değnekle vurarak düşürdükleri parçaları bir zeytin ağacının altına defnetmişler, daha sonra da kendi bütçelerinden yaptırdıkları mermer bir anıtla bu bölgenin , Sabahattin Bey’in iddiasına göre Kurtuluş Savaşının, ilk şehitliğini oluşturmuşlar.


Dinlediği hikayeleri kitaplaştıran Sabahattin Bey’in şahsi katkılarıyla şehitlik 1997 de restore edilip törenle açılmış.
Restorasyon sırasında kazdıkları bir mezardan aynen kızanın anlattığı ağzı büzülüp bağlanmış siyah torbaya 80 yıl sonra ulaşmışlar. Torbanın içinde kemiklerin yanı sıra sanki fabrikadan yeni çıkmış gibi pırıl pırıl olan, üzerinde eski yazı bulunan bir mavzer mermisi de çıkmış. Hazır bulunan subaylardan birsi bu mermiyi hatıra olarak almış.
“Peki bu hayır işi nedir?” dedim
“O zamandan beri isteyenlerin katkısı ile her ayın ilk ve üçüncü Pazar günü burada yemek pişirip dağıtyoruz, ben de her seferinde geliyorum. Kimi zaman bir kişi üstleniyor, kimi zaman pirinci birisi, yağı birisi alıyor” dedi
O sırada yanımıza gelen, elinde kağıt kalemli birisi, “Cüz dağıtıyorum, ister misiniz?” dedi
“Cüz dağıtmak nedir?” dedim
Sabahattin Bey “Hayıra gelenlerden isteyenlere Kuran-ı Kerim’den birer cüz dağıtılıyor, 15 gün içinde üstlenilen cüz’ü okuyan veya para mukabilinde okutanlar sayesinde bir hatim tamamlanmış oluyor” dedi


Yola devam edip Atça’ya geldiğimizde ise Osmanlı devrinde toplanan vergilere karşı bir halk ayaklanmasının önderliğini yapan Atçalı Kel Mehmet Efe’nin anıtı ile karşılaştık.
Altındaki kitabede

“su elin
çeşme elin
tekne* Atçalı Kel’in” yazıyordu

*suyun toplandığı yer

Fotoğraflar yaşlılığında Yörük Ali Efe

Perşembe, Ocak 29, 2009

çektirme




Bugün ilaç yazdırmaya gelen emekli bir hastaya ne iş yaptığını sordum.
"Eskiden tekne yapardım, bıraktım" dedi
"Neden bıraktınız?" dedim
"Yapıyorsun paranı alamıyorsun, bıktım. En son Çakalburnu'nda bir tekne yaptım, bir daha da yapmadım" dedi
"Orada ceviz kabuğuna benzeyen Karadeniz takaları olurdu hep, onlardan mı yaptınız?" dedim
"Hayır, onlara çektirme denir, yapımı artık yasak" dedi



"Neden?" diye sordum
"Bir tekne yapmak için bir orman gidiyordu da ondan. Onlarda 8 santim et kalınlığı olur, ayrıca içine de bir kat kaplama döşerler çakıl, buğday taşırken aralara kaçmasın diye " dedi
"Çakalburnu eskiden ne güzel bir yerdi, midyeciler vardı, şimdi hep park oldu" dedim
"Evet, hatta ben oradayken midyecilerden birini içine çekti deniz.



Kum kosterleri hortum uzatıp oradan kum çekerlerdi. Çektiği yer büyük çukur olmuş, midye çıkartan genç de adımını atınca kucağındaki eleğin ağırlığıyla doğru dibe gitmiş. Çalışanların çoğu Doğu'dan gelmişti, yüzme bilmiyorlardı"
dedi



Apolyont Gölü ve Çakalburnu fotoğrafları ise Yusuf Tuvi' nin

Pazartesi, Ocak 26, 2009

şeker




Bugün şeker fabrikasından emekli bir mühendis geceleri idrara kalkma yakınması ile başvurdu. İdrar tahlilinin sonucunu beklerken hep merak ettiğim bir konuyu sordum:
"Bazen marketlerde dampingli fiyatlarla ucuz şekerler satılıyor. Her şekerin tadı aynı mıdır, aynı derecede mi tatlıdır? “ dedim.
“Her şekerin tadı aynıdır. Sakkaroz oranı biraz düşebilir, o zaman rengi biraz daha kirli olur ama tadı aynıdır. Ancak bir kaşık şekerin tadı tane boyutuna göre değişir. Bir kaşık iri taneli şeker 3-4 gram ise, küçük tanelisi 2 gram çeker” dedi


“Tersi olması gerekmez mi, iri taneli şekerlerin arasında daha çok boşluk kalmaz mı?” dedim
“Siz hacimsel olarak düşünyorsunuz, ama büyük kristaller daha ağırdır” dedi
"Fabrikada şeker üretilirken içine yağ katılıyormuş öyle mi ?” diye sordum
“Evet köpüğünü çöktürmek için atılır ama sonra o yağı şekerde bırakmayız, filtre ederiz” dedi
“Esmer şeker nedir?” dedim


“Biz şeker pancarını kıyıp 70 derecede kaynatıyor, daha sonra süzüp elde ettiğimiz melas denen karışımı yine basınç altında kaynatmaya devam ediyoruz. Basınç olmazsa 100 derecenin üstüne çıkar karamelize olur. En son % 90lık bir şeker eriyiği elde ettikten sonra onu santrifüje edip kristal şekeri ortada bırakıyoruz. Bu işlemden sonra kristalize beyaz şekere tekrar melas eklersek esmer şeker oluyor. Tavsiye ederim daha besleyicidir, mineraller içerir” dedi.

İdrar tahlili temiz çıktığı için, geceleri sık sık idrara kalkmasının sebebinin büyük olasılıkla büyüyen prostat bezinin, içinden geçen idrar borusunu sıkıştırarak mesanesinin tamamen boşalmasını engellemesi olduğunu, buna iyi huylu prostat büyümesinin yol açabileceği gibi prostat kanserinin ilk belirtileri de olabileceğini, bu nedenle PSA denen basit bir kan testini yaptırmak ve parmakla muayene olmak için ihmal etmeden mutlaka bir üroloji polikliniğine başvurmasını önerdim.


Cuma, Ocak 23, 2009

saç boyası





Bugün öksürük yakınmasıyla başvuran 15 yaşındaki bir lise öğrencisi kızın saçlarının boyalı olduğunu görünce
"Öğretmenleriniz saçınızı boyamanıza karışmıyorlar mı?” diye sordum
“Eskiden karışıyorlardı ama artık o kadar çok kişi boyuyor ki bıraktılar, bazen törende özellikle sarıya boyalı olanları ayırıp eski rengine boyatın diyorlar ama bir cezası yok” dedi


“Sizin sınıfta kaç kişinin saçı boyalı?” diye sordum
“Yüzde 60’ı boyalıdır” dedi
“Daha beyazlarınız çıkmadan neden saçınızı boyatıyorsunuz peki?” dedim


“Bu yaşlarda biraz özenti oluyor herhalde insan. Benim biraz sıkıntım vardı, kafam değişlsin diye boyattım ama tekrar eski rengine döneceğim, bu biraz yaşlı gösterdi sanırım“ dedi

Muayenesi sonucunda bronşiti için Moxifloksasin tablet yazdım ve 2 yıldır içtiği sigarayı içmemesini, bunun bronşit olmasına zemin hazırladığını söyledim.

Saç boyası nedeniyle allerjik reaksiyon gösteren liseli fotoğrafları buradan ve buradan.

Perşembe, Ocak 22, 2009

izmir





Bugün daha önce kapalı olarak muayene ettiğim bir hastayı başını açmış, ancak bir kaşkolla örtmüş olarak görünce
“Başınızı açmaya mı karar verdiniz?” diye sordum
“Evet işe girmek için açmak zorunda kaldım” dedi
“Kapalı olarak iş bulamadınız mı yani?” dedim


“Çok iş başvurusu yaptım, biz sizi ararız dediler ama kimse aramadı. En son bir sekreter açıkça söyledi: ‘Başınızı açarsanız yarın başlayabilirsiniz’ dedi. Ben zaten söylemeseler de bakışlarından davranışlarından anlıyordum bu nedenle iş vermediklerini” dedi.
“Ne hissettiniz başınızı açarken?” diye sordum


“Kötü hissettim. İlk gün zor oldu. Suçluluk duydum. Şimdi de dışarda böyle kaşkolla bir nebze kapatıyorum, ama kısa zamanda alışılır, biliyorum. 10 yıl önce kapanırken de ilk günlerde aynı zorluğu yaşamıştım. Sonuçta insanın nefsi var, ister istemez hoşuna gitmeye başlıyor” dedi

Pazartesi, Ocak 19, 2009

yanıp sönen ışık




Bugün boynunda ağrı ile başvuran genç bir hasta
“Geçen hafta trafik kazası yaptık da, ondan sonra başladı” dedi.
“Geçmiş olsun, nasıl oldu?” diye sordum.
Cebine epey girip çıkmış olsa gerek ki, epey yıpranmış bir kroki çıkartıp kağıdın üzerinde olayın oluş şeklini anlattı.
Geceyarısından sonra bir kavşakta yan yoldan gelen bir araca çarpmış


“Polis bana haksızsızsın dedi, kolundan tutup götürdüm, yanıp sönen sarı ışığı gösterdim” dedi
“Ne farkediyor sarı yanıp sönüyorsa” diye sordum
“Sizin ehliyetiniz yok herhalde Doktor bey. Sarı yanıp sönüyorsa yavaşlarsın, ki ben yavaşlamıştım. Karşı tarafa kırmızı yanıp sönüyordu, onun kavşakta durması gerekiyordu." dedi


“Ehliyetim var ama 20 yıl önce alırken ışıklar gece yarısından sonra yanıp sönmüyordu. Bazen kırmızı, bazen sarı ışık yandığının farkındayım ama bir anlamı olabileceğini hiç düşünmemiştim” dedim

Boyun ağrısı için Tiyokolşikosid kap. 2x2 po. yazdım ve bu kadar önemli bir ayrıntıyı bana öğrettiği için teşekkür ettim.

Son fotoğraf Krabi şehir merkezi, Tayland

Cuma, Ocak 16, 2009

sendikacılık





Bugün ilaç yazdırmaya gelen emekli bir Sümerbank müdürüne
“Ne oldu Sümerbank, satıldıktan sonra çalışmaya devam ediyor mu fabrikalar?” diye sordum
“Çok azı çalışıyor sanıyorum, bir kaç tanesi. Sümerbank öldü” dedi
“Kim aldı Sümerbank’ı?” dedim
“Özel sektör aldı, parça parça sattılar, 4-5 yıl sürdü. Hepsini kimse almazdı zaten, rantabl bir yatırım olmazdı” dedi.
“Sizce satılması iyi mi oldu, kötü mü oldu?” diye sordum
Biraz durakladı, sonra “İşler çok kötüye gitmişti, işçiler doğru düzgün çalışmıyorlar, işi çalıştırmak isteyen idarecileri dövemeye kadar götürüyorlardı. Kış günü patlıcan isteyip, yaz günü istemiyorlardı. Eskiden seracılık da bu kadar yok nereden bulayım ben kış günü patlıcanı” dedi


“Nasıl yani, bunu örnek diye mi söylediniz yoksa gerçekten böyle bir şey oldu mu?” dedim
“Oldu tabi. Ay başında yemek listesi sendika temsilcisi ile birlikte hazırlanıyor. Kış günü patlıcan istiyor, diğer sendikaya karşı işçiye gidip bak ben size kışın patlıcan yedirdim diyecek.


Bu sendikacılık o kadar kuvvetli hale geldi ki işçiler memur olan müessese müdürünün iki katı maaş alır oldular, bunun yanında da çalışmadılar. Sonunda ne oldu, geçenlerde Nazilli’de eski işçilerle karşılaştım, söyledim. Ne oldu bak, çocukları işsiz kaldı, şimdi bulurlarsa bir dondurma fabrikası var orada asgari ücretle çalışıyorlar, yoksa kahvede oturuyorlar. Bizim halkımızda iş ahlakı, şirketi sahiplenme gelişmemiş” dedi.


Patlıcanlar buradan

Çarşamba, Ocak 14, 2009

çırçır ve nebati yağlar








Bugün çok yaşlı bir amca halsizlik yakınması ile başvurdu.
Emekli bir iplik ve yağ işçisiymiş.
Hep merak ettiğim çırçırın ne olduğunu sordum O'na.
Pamuğu çekirdeğinden ayıran makineye çırçır denirmiş.
Bana yağlarla ilgili pek çok şey anlattı:
Çalıştığı yağ fabrikasında pamuk yağı da çıkartılırmış, ama ..., başını olumusuz bir sır verir gibi salladı.
’Kötü müdür yani’ dedim .
‘Katran gibi çıkar, görsen yemezsin, kaç kere işlendikten sonra rengi ancak açılır’ dedi.
Ayçiçeği, keten tohumu ve fıstıktan da yağ çıkarılırmış. Keten tohumundan çıkan yağa bezir yağı denir, yenmez, sadece boyada kullanılırmış.
Ayçiçek yağınının ömrü iki seneymiş, ondan sonra rengi koyulaşmaya başlarmış. Fabrika satılmayan malını geri alır, tekrar rafine edip satarmış.

Fıstık yağını hiç duymamıştım; fazla üretilmezmiş. Zaten geldiğinde işçiler biraz fazlaca yediğinden işleyecek mal kalmazmış. İşlenecek fıstıkları fabrikanın orta yerinde yükseğe depolarlarmış, yemesinler diye.





Halsizliği için, muayenesi ve tahlilleri normal çıktığından Bevitin C tb 3x1
yazdım, eğer yakınması devam ederse hastaneye başvurup daha ayrıntılı tahliller yaptırmasını önerdim.


Son zamanlarda sağlıklı diye reklamı yapılan Kanola(Kanada oilden türetilmiş bir kelime)yağının içyüzü için burada güzel bir yazı var.

Pazartesi, Ocak 12, 2009

tabanca


Bugün öküsürük yakınması ile başvuran resmi giysili bir polis memurunun sırtını dinlerken silahının yanında beline takılı kılıflar dikkatimi çekti. “Kelepçe mi bunlar?” dedim. “Hayır birisi telefon, birisi şarjör” dedi. “Silahınız dolu mu?” diye sordum. Doluymuş ama namluda mermi yokmuş.

“Tehlikeli bölgelerde çalışırken gerektiğinde hemen çekip ateş edebilmek için mermiyi de sürüp emniyette taşıyoruz. Burada ateş etmek için kurmak lazım” dedi. "Ne marka silah kullanıyorsunuz?” dedim Belinden çıkartıp gösterdi, CZ marka Çek yapımıymış.



"Yeni mi verdiler bunu?" dedim, silahın parlaklığından şaşırarak
”Yok mezun olunca verdiler, on yıldır bende. Geçen sene boyattım” dedi
"Kırıkkale kullanmıyor muydu polisler?" diye sordum
“Uzun zaman önceydi o” dedi.

Akciğerlerindeki enfeksiyon için Amoksisilin klavunat 1 gr 2x1 yazdım.

Fotoğraflar Amerikalıları silahları ile birlikte gösteren bu siteden

Perşembe, Ocak 08, 2009

babalar ve oğullar




Bugün boğaz ağrısı yakınmasıyla annesiyle birlikte gelen 14 yaşında zayıf, içine kapanık bir öğrenciye büyüyünce ne olmak istediğini sordum, öylece önüne baktı.
‘Düşünmedin mi hiç?’ dedim.
‘Düşünmedim’ dedi,
Annesi ‘Biz de çok merak ediyoruz, hiçbir şey söylemiyor’ diye atıldı.
‘Peki ne olmayacağına karar verdin mi bari?’ dedim.
Çocuk kafasını kaldırdı ‘Hamallık işi yapmayacağım’ dedi.


‘Nedir hamallık işi, bir örnek verebilir misin?’ dedim.
‘Mesela demircilik’ dedi.
‘Baban ne iş yapıyor?’ diye sordum.
‘Demirci’ dedi annesi ‘Babası evde hep nasihat ediyor, oku da benim gibi hamallık işi yapma çektiğimi görüyorsun diye’


Okumak istiyorsa zekaya ihtiyaç duyacağını, bunun için haftada en az iki kez balık ve bol sebze yemesi gerektiğini, ayrıca süt ya da süt ürünlerini de ne kadar çok tüketirse o kadar sağlıklı olacağını anlattım, ve boğazındaki enfeksiyonu için Klavunat 625 mg tb 2x1 yazdım, iki gün istirahat verdim.

Salı, Ocak 06, 2009

filistin



Bugün kan tahlili yaptırmak isteyen, sonradan Türk vatandaşlığına geçmiş bir hastayı kaydederken Beyrut doğumlu olduğunu öğrenince İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında orada olup olmadığını sordum.
“Tabi, çok iyi hatırlıyorum, evimizin balkonundan tankları seyretmiştim” dedi
“Son Gazze işgali hakkında ne düşünüyrsunuz? Kalıcı olacaklar mı sizce?” diye sordum
“Yok canım, bu olay tamamen Hamas’a yönelik, halkın Hamas’tan vazgeçmesini istiyorlar. El Fetih’i işaret ediyorlar, onları iş başına getirirseniz bu eziyet biter demeye getiriyorlar” dedi
“Sizce başarılı olacaklar mı?” dedim
“Hayır, herkes ölmeye hazırız diyor” dedi
“Hamas hakkında ne düşünüyorsunuz?” dedim


“Ne düşüneceğim, Hamas benim arkadaşlarım, komşularım, akrabalarım. Ellerinde hiç bir silah yok, bir keleşnikoflar, bir de İsrail’in bahane ettiği roketler. O roketler o kadar kıytırık ki, soba borusundan yapılmış gibi, evde yapıyorlar” dedi.
“Arap ülkeleri neden ses çıkarmıyor?” dedim
“Güçsüzler! Çok güçsüzler de ondan. Kim ses çıkaracak Mısır mı? İsrail dünyanın 3. güçlü ordusu.” dedi
“Suudi Arabistan’ın da hiç sesi çıkmıyor” dedim
“Bakın Suudi arabistanın eski bir kralı vardı, Faysal. İsraile karşı Filistin’i desteklemek için petrol vermeyi kesti. Ve ne oldu biliyor musunuz, bir hafta sonra Amerika’dan gelen yeğeni tarafından öldürüldü. Yerine de Amerika’nın adamı Fahd geçti, şimdi o da öldü, yerine yeğeni geçti. Bunlar ne Amerika’ya ne İsrail’e karşı çıkabilirler” dedi.

İlk fotoğraf Selma Şevkli'den Ramallah'da grafiti, diğer fotoğraflar Hamas'ın Kassam füzesi, ve bu füzelere maruz kalan bir İsrail'li

Pazartesi, Ocak 05, 2009

yutdışı turu




Bugün hediye olarak ufak bir biblo getiren bir hastam
“Bunu sizin için Prag’dan aldım” dedi
“Prag’a ne zaman gittiniz?” dedim
“Bayram tatilinde turla gittik, 4 ülke gezdik” dedi
“Nasıl memnun kaldınız mı?” diye sordum
“Neşemizi kaçırmamaya çalıştık ama epey işler geldi başımıza” dedi ve anlattı:
İzmir’den gece yarısı uçağıyla Almanya’ya uçmuşlar. Gece 3 te uykularının en tatlı yerinde havaalanından otobüslere geçmişler.
Bu arada tedbirsiz olanlar Almanya'nın soğuk havasını görünce zaten geç gelen bagajlarını açıp kalın kışlıkları çıkarmaya kalkınca epey oyalanmışlar.
63 kişi sabah saat 6 da Karlovy Vary’e varmışlar, ve o saatte ücrete dahil olan şehir turunu yapmaya başlamışlar.

Bütün geceyi yolda uykusuz geçiren ve çoğunluğu emekli olan grupta tuvalet ihtiyacı başgöstermiş ama etrafta açık hiç bir yer yokmuş. Şeker hastası bir hanım en sonunda dayanamayacağım diye figan edince içerde insan gördükleri bir restoranın kapısını çalarak rica minnet onu sokmuşlar. Daha sonra bir tuvalet bulmuşlar ancak griş paralıymış ve kimsede kron yokmuş. Rehber yanındaki biraz parayla tuvaletçiyle pazarlık etmiş ve herkesin ücretini toptan ödemiş, ancak sadece iki kabin olduğundan herbirinin önünde 31 ‘er kişi sıralanmışlar, sıra aciliyete göre oluşturulmuş. Bu tuvalet sorunu 63 emekli hep bir arada dolaştıklarından tur boyunca her mola yerinde sürmüş.

Fotograflar Karlovy Vary

Perşembe, Ocak 01, 2009

hapishane




Bugün uzun süredir periyodik muayenelerini aksatmış olan bir hastam içeriye girince
“Kusura bakmayın gelemedim Doktor Bey , içerdeydim” dedi.
Karşılıksız çekleri yüzünden 2 ay tutuklu kalmış.
“Nasıldı hapishane?” dedim
“Allah kimseyi düşürmesin ama ben hiç zorluk çekmedim. Bir kez çocuğum telefonda ağladı, ben de ağladım, yoksa çok rahattım. Zaten ilk gittiğinde seni görünce okumuşsun falan, başka muamele ediyorlar. Beni kütüphaneye verdiler, orada çalışarak geçti. İşçi koğuşu diye bir koğuş var, daha aklı başında olanların kaldığı, orada kaldım, ama içerdekileri bir görseniz,%90’ı suç makinesi, sürekli girip çıkıyorlar” dedi.
“Eskisi gibi koğuş ağalığı, kabadayılık, paranı alma, eziyet falan oluyor mu?” diye sordum


“Bizim koğuşta yoktu. Zaten para vermiyorlar eline. Bir karta yükleniyor belli miktarda paran, onunla da haftada 1 gün alışveriş yapabiliyorsun, sonrasında hep takas. Mesela Malboro 5 lira sayılıyor, veriyorsun, zeytin çay alıyorsun. Arıza çıkartanı da bir güzel benzetip hücreye atıyorlar, o nedenle herkes sakin” dedi
“Bir nev’i askerlik gibi bir şey yani” dedim
“Aynen, ama kafanda oturtman lazım. Ben şunu anladım, herkes her an oraya düşebilir. Ölümlü bir trafik kazasına sebep olduysan kusurun olmasa da dedini anlatana kadar yatıyorsun. İçine sindiremeyenler, kriz geçirip duvarlara yumruk atanlar oldu” dedi
“Onlara ne yaptılar?” dedim
“Onları da hücreye attılar, tam Pardon filmi gibiydi yaa, izlediniz mi” dedi gülerek.
"Hiç zorluk çekmediniz mi yani" dedim
"En çok sigara dumanından rahatsız oldum, çıkma imkanın olmayan bir odada bir sürü kişi aynı anda sigara içiyor, dumanaltı oluyorsun" dedi
"Temiz hava sahası oraya ulaşamamış daha yani" dedim
"Ne yazık ki öyle" dedi


Bu da ikinci fotoğraftaki Tuğba Özay'ın hapishaneden çıkışı sonrası Pınar Öğünç'le söyleşisi.

Salı, Aralık 30, 2008

tunceli





Bugün kalsiyum preparatı yazdırmaya gelen bir hanıma niçin bu ilacı kullandığını sordum. “Kemik erimesi başlangıcı varmış bende” dedi.
Anlayacak gibi bir hanım olduğundan, eğer normal miktarda süt ve süt ürünlerini tüketiyorsa dışardan ekstra kalsiyum almasına gerek olmadığını, zaten bu ilaçların da saf kalsiyum içermediğini, Maliye Bakanlığı sadece D vitamini içeren kalsiyum preparatlarını ödediğinden mecburen onların yazıldığını, D vitamininin ciltte güneş ışınları vasıtasıyla sentezlendiğini,
eğer çarşafla gezmiyorsa, hele bizim ülkemiz gibi güneşli bir ülkede D vitamini eksikliğinin gelişmeyeceğini, D vitamini yağda eriyen vitaminlerden olduğundan fazlasının vücuttan kolay atılamayacağını, esasen bu kemik erimesi hastalığının da bir nevi ilaç şirketleri tarafından üretilmiş hastalık olduğunu anlattım. Hasta ikna oldu,
“Peki yazmayalım o zaman . Bizim köyde herkes süt içerdi, hiç böyle hastalık da yoktu zaten” dedi.
Köyünün neresi olduğunu sordum, Tunceli’nin köylerindenmiş. Hayat orada gittikçe zorlaştığından on yıl önce İzmir’e göçmek zorunda kalmışlar.
“Ne zorluklar vardı?” diye sordum.
“Hem terör örgütü, hem devlet iki yandan sıkıyordu o zaman” dedi, “Açık bakkal yoktu, çocukları okula gönderemiyorduk.”

Köyleri ve çevre köyler hep aleviymiş .
“Orada da cemevleri var mı?” diye sordum.
“Yok” dedi, “Olmadığı gibi 12 Eylül döneminde Kenan Evren bizim oradaki bütün köylere cami yaptırdı, hepsine imam atadı. Köyde cemaat yok, cami var, imam var. E nooldu, camileri saman ekin deposu yaptılar, yazık oldu dökülen paralara. İlçe merkezinde bir cami vardı zaten, biz karışmayız isteyen gider isteyen gitmez, ama bizim köyde hiç giden yoktu.”

Fotoğraflar Tunceli
 
_uacct = "UA-422760-2"; urchinTracker(); Site Meter
teknoeS ©2009
Tyxo.bg counter website counter